---
title: "Defterlerimdeki Melodiler ve Ders Dolu Günler: Dengenin Labirenti"
description: "Sabahın erken saatlerinde İzmir'in nemli esintisiyle uyanmak, benim için yeni bir dersin başlaması demek. Öğretmenlik mesleği öyle güzel bir şey ki; içinde…"
date: 2026-11-04T22:36:11Z
updated: 2026-11-04T22:36:11Z
author: "Serpil Aksoy"
site: "Bir Kadın Dinleyici Gözünden Türk Popu"
language: "tr"
tags: ["türk-pop", "iş-hayatı", "denge", "nostalji", "müzikle-kaçış"]
url: "https://90larinmelodisi-368.nasilalinir.com/defterlerimdeki-melodiler-ve-ders-dolu-gunler-dengenin-labirenti"
---

# Defterlerimdeki Melodiler ve Ders Dolu Günler: Dengenin Labirenti

Sabahın erken saatlerinde İzmir'in nemli esintisiyle uyanmak, benim için yeni bir dersin başlaması demek. Öğretmenlik mesleği öyle güzel bir şey ki; içinde hem sabrı hem de tükenmeyi barındırıyor. Tahta başında durup, o enerjiyi, genç zihinlerin o karmaşık merakını karşılamak... Bu bir ömürlük bir yolculuk sanki. Fakat bu yolculuk, bazen beni oysa sadece bir dinleyici konumuna düşürüyor; müziğin sunduğu o güvenli limana, beni götüren en güçlü kılavuz oluyor.

Bu blogda, hepimizin yaşadığı o gerilimi yaşıyoruz sanırım: Bir yandan yetiştirilmesi gereken konular, kazanılması gereken bilgi birikimi varken, diğer yandan ruhun beslenmeye ihtiyacı oluyor. Oysa hayat, ne kadar koşturulursa koşturulsun, ruhun durup nefes almaya alışık olduğu bir ritimle hareket etmiyor mu?

## Rutin ve Kaçış Noktaları

Benim için iş hayatı, aslında bir tür ritim tutturma egzersizi. Bir müziğin bilinmeyen bir pasajını çözmeye benzer. Her gün yeni bir notayla geliyorsun, bazen o notayı doğru yerde yakalamak gerekiyor. Bazen de o notanın neden yanlış çalındığını anlamak gerekiyor. Bu analitik yönüm, mesleğime de bu kadar nüfuz etmiş ki, ders planlamak bazen bir enstrümanın ayarını yapmaya benziyor.

Ancak bu sürekli ‘olması gereken’ hali, bazen beni tüketiyor. İşte tam bu noktada, çalan şarkının devreye girmesi gerekiyor. Oysa o tanıdık, ruh halimi anında saran bir Anadolu rock baladı çaldığında ya da 90'ların o omuzlara yüklenen nağmeleri kulağıma dolduğunda, sanki o ders kitaplarının ağırlığı yere iniyor. Sanki o melodi, benim için o anki tüm yetişkinlik sorumluluklarını bir kenara bırakıp, o çocuk ruhumla buluşmama izin veriyor.

Bu denge dediğimiz şey, en çok aradığım, en çok da kaçtığım şey. Sanki hep bir sonraki vitese geçmeye çalışıyoruz da, kimse o vites değişim anında müziğe kulak vermeyi unutuveriyor.

## Küçük Ritüellerin Büyük Gücü

Benim için o dengeyi kuran, büyük bir olay değil; çok küçük, bilinçaltına işlemiş ritüeller. Akşam eve geliyorum. Çanta yere bırakılıyor, ayakkabılar çıkarılıyor. İşte bu an, benim için sahnenin perde arkasına çekilme anı. Odanın en köşesine yerleşip eski, yıpranmış çalma odamın tozunu alıyorum. Bir plak çıkarıyorum, o hafif çıtırtıyı dinliyorum. Ve işte o siyah yüzeydeki o küçük çizik, o benim o günkü telaşım oluyor.

Bu analog ses, dijital çağın o keskin, her yere ulaşan sesi değil. Bu ses, acele etmemeyi öğütlüyor. Tıpkı o eski şarkıların her bir nefes alıp vermesi gibi.

Bazen düşünüyorum da, bu yoğun tempoda bizi ayakta tutan şey, ne kadar dirençli olduğumuz değil; aksine, durup dinleyebilme cesaretimiz olmalı. Bir şarkının tüm hüznünü, tüm neşesini aynı anda taşıyabilmek gibi. Öyle değil mi? Herkes kendi melodi bulur, bizler de bulduğumuz o melodiyle bütünleşiriz.

Akşamın sessizliğinde, bu şarkılarla birlikte, hem öğrendiklerimi hem de henüz çözülmemiş olan o duygusal notalarımı birbirine bağlamayı öğreniyorum. Ve belki de en doğru notayı, sonraki günün ilk dersinde bulacağım.
